Adam dertliydi; sıkıntısı yüzünden okunuyordu. Biraz da kızgın bir hâli vardı sanki… Oturuşundan, bakışından benimle dertleşmek istediği belliydi ama söze nereden başlayacağını bilemiyordu.
“Gel,” dedim, “sana bir çay söyleyelim, öyle konuşuruz.” Tenha bir masaya oturduk.
Çaylar gelmeden başladı anlatmaya. Sanki yıllardır birikenleri tek nefeste döküverdi:
“Emekli olduğumu biliyorsun. Bu devirde tek maaşla çocuk okutmanın ne kadar zor olduğunu da… Kız üniversiteyi bitirdi, üç yıldır iş arıyor. Aldığımız maaş ortada, vallahi ne yapacağımı bilmiyorum…”
Dinlerken insanın içi sıkılıyor. Söze girip teselli etmeye çalıştım:
“İş bulma meselesi artık sadece diploma meselesi değil,” dedim. “Birçok farklı etken var, herkes için kolay değil…”
Bir anlık sessizlik oldu. Havayı biraz olsun yumuşatmak için:
“Gel,” dedim, “sana bir fıkra anlatayım.”
Süleyman Nazif’in karşısına bir gün sakat ve dilsiz bir dilenci çıkar. Halini anlatmaya çalışarak sadaka ister. Nazif, yoluna devam ederken şöyle der:
“Beni bırak. Seni bu hâle kim getirdiyse git derdini ona anlat.”
Fıkrayı nasıl karşıladığını kestiremedim. Çaylarımızdan birer yudum aldık. Yüz ifadesinden alınmadığını, yanlış anlamadığını hissettim. O an, içimden geçenleri yüksek sesle söylememeye çalışsam da, bir şairin dizeleri döküldü dudaklarımdan:
“Bu dünyada yaşanan onca zorluğun,
yorgunluğun, kırgınlığın
hepimizin payı var sanki…”
Bir şey demedi. Sadece kısık bir sesle “Eyvallah” dedi. Kalkarken yüzüme baktı; sanki “anlıyorum” der gibiydi.
Ben masada kalakaldım. Acaba daha mı dikkatli konuşmalıydım? Daha çok dinleyip, daha az mı konuşmalıydım?
Kafeden çıkarken fonda bir şarkı çalıyordu:
“Dertleri zevk edindim,
bende neşe ne arar?”
İçimden, “Keşke bu şarkıyı baştan dinletseydiler,” diye geçirdim. Belki o zaman, sıkıntılı bir insanla nasıl konuşulacağını daha iyi hatırlardım.
Düşüncelerim yarım, cümlelerim muallakta kaldı. Belki de bazen en doğru şey, çözüm aramak değil; sadece sessizce eşlik etmektir. Bu düşüncelerle kafeden ayrılıp evimin yolunu tuttum…