Genellikle kasabaların bayram yerlerinde, eskiden panayır denilen eğlence ve alışveriş yerlerinde üç kağıtçı denilen bazı adamlar, çabuk köşeyi dönmek isteyen saf vatandaşlarımıza üç kağıt açarlar.
Bu adamların elinde, iskambil destesinden üç papaz bulunur. Kupa, karo, karo maça papazları. Üç kağıtçı sesinin yettiği kadar, yüksek sesle biteviye “Bul karayı, al parayı” diye bağırıp durur. Bizim saf vatandaşlar ürkek ürkek gelip çevresini sararlar. Bu arada üç kağıtçının yardakçısı, yani küçük ortağı çaktırmadan vatandaşların arasına karışır. Önce o, para basar ve birkaç kez, karo papazı bulur.
Tabi her papazı bulduğunda üç kağıtçıdan aldığı paraları cebe indirir.
Bu kez de üç kağıtçı ağız değiştirip yaygarayı koparır:
“Haydi hemşerim,
Hasan almaz, basan alır.
Hasan almaz, basan alır.”
Tabii bu arada nice Hasan’lar, parayı bastırıp hayli bir güzel söğüşlenirler. Bu kerizlenme faslı, yardakçının polisi görüp veya görmeyip sesli haber vermesine kadar sürüp gider…
Bu “Basan almaz, Hasan alır” oyunu, bir müddet sonra başka bir yerde tekrar başlar.
Bu oyun politika sahnemizde de oynanır gibi. Nasıl mı diye sormayın canım, bu oyunu biraz değişik biçimde hepimiz yaşıyoruz…
Siyasetçi kardeşlerimiz sahneye çıkar ve halkın toplanmasından sonra başlanır bağırmaya, halkın hoşuna gidecek vaatleri sıralamaya, emekliye şu kadar, dar gelirliye bu kadar, memura istediği kadar maaş benzeri çağırışları sonunda, “Bas mühürü, al parayı…” demiyorlar mı? Bizler de isteğe uyarak basarız mühürü, bulamayız parayı…
Olur a! Her zaman basan almaz, bizim siyasetteki oyunumuzda her zaman “Basan almaz, Hasanlar alır!” çünkü…
Bir varmış bir yokmuş diyelim de sevgili siyasetçilerimiz alınmasın diyerek, yazımızın başlığını, oyunlarımızın ismini koyalım.
“Basan almaz, Hasan alır. Bul karayı, al parayı!”