Ramazan şerbetinin içeriğini doğal malzemeler oluşturmaktadır. Bu mucizevi tarifin içerisinde; tarçın, karanfil, havlıcan, gül yaprakları, bal, narenciye suyu, kök zencefil, tane karabiber, hibiskus ve üstünü süslemek için de kuruyemişler bulunmaktadır.
Peki, severek içtiğimiz bu şerbeti kimler ne zaman ve nasıl buldular? Hiç bunları merak etmiş miydiniz? Ben merak ettim ve sizler için bayağı araştırdım diyebilirim.
Bizim kültürümüzde şerbet kültürü çok eskidir. Orta Asya Türklerinde şerbet geleneğinin izlerini yapılan araştırmalarda gözlemliyoruz. Göçebe Türk topluluklarında hem misafirlere ikram amacıyla hem de tüketilmek üzere şerbet yapılmıştır.
Özellikle Göktürkler ve Hunlar da bitkiler ve bitkilerin köklerinin kaynatılmasından oluşan içecekler yaygındı. Bu içeceklerin hastalıklardan kendilerini koruduğunu düşünmekteydiler. Çinlilerdeki çay bitkisinin kaynatılması ve içilmesinden de etkilenmişlerdi.
Uygur Türklerinde ise hasta olan yahut yeni doğum yapmış kadınların bu içeceklerle şifalanacağına inanılmaktaydı. Lohusa şerbeti o dönemlerden bizlere gelenek olarak aktarılmıştır. Yine lohusa şekeri diye bildiğimiz kırmızı renkli şekerinde geçmişi orta Asya’ya dayanmaktadır.
Eski Türklerdeki bu alışkanlık baharatlarla birleşerek, Büyük Selçuklu devletinde de gelişerek devam etti ve demirhindi, nar, üzüm ve baldan içecekler yapılmaya özellikle sarayda devam edildi. O dönemlerde henüz rafine şeker olmadığı için çoğunlukla yapılan bu şerbetlerde bal kullanılmaktaydı. Artık kök bitkilerinin yanında meyveler de kaynatılmaya başlanılmıştı.
Ramazan şerbeti ise Osmanlı İmparatorluğundan günümüze uzanan Orta Doğunun sıcak iklimine uygun olarak hazırlanmış, serinletici ve enerji verici özelliklere sahip bir içecektir. Oruç tutarken susuzluğu gidermek ve bağışıklığı güçlendirmek amacıyla Osmanlı döneminde ilk defa hazırlanmıştır.
Sarayla başlayan bu görenek zamanla konaklara ve evlere yayılmıştır. Sarayda özellikle şerbetçiler vardı. Şerbet için serin tutacak özel kaplar ve sunumluklar bulunmaktaydı. Şerbetçiler, hazırladıkları şerbeti Topkapı Sarayı’nın helvahane bölümünde hazırlarlardı. Sabahın en erken saatlerinde bakır güğümlerini özenle parlatırlar, kaynayan suyun içerisine özenle kırmızı gül yapraklarını atarlardı. Dualarla tarçın, karanfil gibi baharatları eklerler ve balla tatlandırırlardı. Zamanla bu şerbetlere misk amber gibi kokuları da eklediler ki daha güzel bir koku ve aroması olması amacıyla…
Sadece Ramazan ayında değil diğer zamanlarda da özellikle, gül şerbeti, demirhindi şerbeti ve vişne şerbeti yapılmaktaydı. Sadece Ramazan ayında değil kandillerde, doğumlarda, düğünlerde ve bayramlarda da şerbetler yapılıp dağıtılmaktaydı. Saray dışında şehirlerde gezen şerbetçiler vardı. Omuzlarında bakır ya da pirinç güğümlerde bu şerbeti taşımaktaydılar. Bardakları kemerlerine asarlardı. Sokak sokak dolaşarak şerbet satmaktaydılar.
Şerbet kültürü Osmanlı aracılığıyla Avrupa’ya da taşınmıştır. Bugünkü “Sorbe” kelimesi “Sorbet” kelimesinden türemiştir. Yani bizim bildiğimiz manasıyla şerbet kelimesinden…
Ramazan şerbeti ve diğer şerbetlerin ortak özellikleri paylaşmayı, misafirperverliği ve birliği ,beraberliği temsil etmesidir. Özel günlerde ikram edilmek üzere hazırlanan bu şerbet bizim kültürümüzün geçmişi en eski geleneklerinden birisi temsil etmektedir. Sevgiyle kalın…