Sanatta ve edebiyatta; gerçeği yansıtma ve gerçeklik duygusunu anlatma her daim zor olan kısımdır. Gerçekliğimizle edebiyat çelişmekteyken, hayallerimizden ise edebiyat beslenmektedir, büyümektedir ve yeniden doğmaktadır.
Derin araştırmalar yaptığımızda özellikle roman karakterlerinin, yazarların hayatlarını incelediğimizde ve en ünlü eserlerin konularını irdelediğimizde deliliğin kılıf bulmuş halidir de diyebiliriz edebiyat için...
Normal hayatta Milena ve Kafka’nın üç yıl boyunca sürekli mektuplaştıklarını ve ancak iki defa görüşebildiklerini öğrendiğimizde bu büyük aşkı hiçbir gerçekliğin içine sığdıramıyoruz. Bunu şimdilerde yaşayan iki yetişkin birey bu durumu yaşamış olup da bir psikoloğa bu aşkı ve aralarındaki diyaloğu anlatmış olsaydı eğer bolca reçetelerine antidepresan yazılıp o kişiyle bir daha muhatap olunmaması gerektiğini önermez miydi?
Oysa Milena’ya Mektuplar isimli kitap o dönemlerde yazılmış ve dünyaca ünlü klasiklerin içerisine zaman içerisinde dahil olmuştur. 1920 ila 1923 yılları arasındaki mektuplardan oluşan bu kitabın 1952 yıllarında basılmasından yıllar sonra bile dönemimizde sevilerek okunması da bana göre gerçeklik dışı bir eylem sayılmaktadır.
Yaşantımızda ulaşamadığımız bir fragmana, yaşamak istediğimiz halde yaşayamadığımız bölümlerden oluşan öbek öbek kelime yığınlarını kitapların içine sıkıştırmaya çalışıyoruz. Böylelikle en derin duygular içeren edebi eserler hayat bulmaya başlıyor. Hayallerimizde oluşturduğumuz hayatın esas adıdır bir nevi edebiyat. Öyleyse diyebiliriz ki basit bir mantık kuramıyla hayaller olmasaydı edebiyatta olmazdı.
Peki, neden biz yazarlara yazdığımız kitaplardaki olayları yaşayıp yaşamadığımız sorulmaktadır? Ya da çok sevilen bir kitap karakterinin kim olduğu hakkında ağız arama girişimlerine başvurulmaktadır?
Okur, her daim romanlarda yahut hikâyelerde yazan kahramanlarla gerçek hayatta da kavuşma ve karşılaşma isteği içerisine girmektedir. Bu kahramanlarla karşılaşamayacağını anladığında ise kendi kahramanlarını oluşturarak bu içine girdiği hayali devam ettirme isteğiyle gerçek yaşamının bir kısmını bu hikâyeleri adapte etme uğraşasında bulunmaktadır.
Öyle olmasaydı bir dönem kız çocuklarına bolca Asya ismi, erkek çocuklarına ise İlyas ismi konulmazdı. Birçok müessese ismini “huzur sokağı” “Yeşilçam” “Al yazmalım” gibi isimlerle adlandırmazdı. Evet, çocuklara, işletmelere, evcil hayvanlara hatta apartman isimleri olarak bile kurgusal karakterlerin isimlerini koymak duygusal olarak yapılan bir alışkanlık türünden çok öte hayallerin gerçekliğe dönüştürme isteği algısıdır.
Bazı edebiyat eserleri sinemaya da aktarılmıştır. Bu film ya da dizi olan eserlerin İzlenme rekoru kırmalarında kahramanların gerçekten uzak ama toplumun yapmak istediklerini yapabilen karakterler olmaları ve hayranlık uyandırmaları nedeniyle de ilgi görmüşlerdir. Hatta bir dönem satılan ürünler Bihter’in küpesi, Bihter’in çantası olarak satılmaya başlanılıp toplum tarafından büyük de rağbet görmüştür. Bihter ünlü romancı Halit Ziya Uşaklıgil’in eseri Aşkı Memnudaki kadın karakteridir.
Edebiyatın bu kadar toplumu peşinden sürükleyen gerçekçi dünyadaki etkisinin yanında bu kadar hayali bir dünyaya ait olması yadsınamaz. Gerçek de hayat, hayallerde edebiyat anlayışı sanırım insanoğlu var olduğu sürece değişik kimliklerle hep bizimle var olmaya devam edecektir. Sevgiyle kalın…