Gecenin ıssızlığı bir mühür gibi vurdu gönlüme. Karanlığın o ağır sessizliğine inat, düşlerim hâlâ mavinin en uçsuz bucaksız tonlarını, gökyüzünü işaret ediyordu. Islak kaldırımlarda yürüyorum; başım yukarıda, yıldızların o gümüşten yüzüne bakarak... Adımlarıma değil, kalbimin o derinden gelen fısıltısına kulak veriyorum. Aşk, hemen gölgemin dibinde diz çökmüş ağlıyor. İçimden bir nidâ yükseliyor: “Ey yağmur, ruhumun bu dinmek bilmeyen sancısını artık dindir.”
Bir cam kenarında duruyorum. Parmak uçlarım, pencerenin buğusuna ruhumun en yalın gerçeğini kazıyor: “Kalbim bir pusula.”
Camdan aşağı süzülen su damlaları, her biri ayrı bir yöne savrularak akıp gidiyor. Tıpkı hayat gibi... Her damlada başka bir iklimi iliklerime kadar hissediyor, zıt duyguları aynı saniyede tadıyorum. Bir yanım vuslat, bir yanım gurbet.
Sorular ve Sessiz Dersler
Kelime hazinem yorgun, benliğim ise biraz yitik. Sanki tüm yaşanmışlıklar bir sis bulutunun içinde anlamını yitirmiş gibi. Bu gece, kat be kat artan, sonu gelmez bir yolda yürüdüm. Kendi sessizliğime bir nefes, yüreğime bir duyuru bıraktım. Sahi, zaman bana ne kazandırdı ve benden neyi söküp aldı? Hayat, hangi yolu yürümeme işaret etti?
Bu sorular kalbimden bir nehir gibi akıp geçerken, aslında her birinin sessiz birer ders olduğunu anladım. İnsan bazen en büyük derslerin içindeyken körleşir; ben de o farkındalığın eşiğinde, ama henüz dışındaydım.
İtirafın Ağırlığı
Denizin o hırçın dalga sesi, aslında içimdeki sezgilerin dışa vuruşuymuş. Kalbimin bana ne fısıldadığını çok iyi biliyordum ama bunu kendime bile itiraf edememek... İşte en acısı buydu. Bazen kendinizi hiç ait olmadığınız bir hikâyenin orta yerinde bulursunuz. Çaresiz, çelimsiz kalır; ruhunuzun nefes alamadığını hissedersiniz. İçinizdeki o birikmiş zehri dünyaya haykırmak istersiniz ama suskunluk dudaklarınıza bir kelepçe olur.
Kimi insanlar vardır; dertsiz, tasasız, her fırtınada liman kalabilen... Bazen “onlar gibi olsam” derim, sadece bir anlığına o hafifliği dilerim. Ama bu bir yaradılış meselesi; kök salmak varken, neden diktiğimiz o fidanları hoyratça söküp atıyoruz?
Ve Sonra Sen Geldin...
Yokluğunun karanlığında, asıl seni buldum. Şimdi yüreğime eşsiz bir huzur, yüzüme ise umut dolu tebessümler saçıyorsun. Gözlerin gözlerime değdiğinde, ruhuma sedef kokulu baharlar doluyor. Kalbime, çok özlediğim mutlu yarınların diliyle sesleniyorsun.
Senin gönlünden benimkine sevgi ırmakları akıyor artık. Aç gönlünün kapılarını sonuna kadar; çünkü biz artık ayrı yönlerin yolcusu değiliz. Biz, aynı rüzgârın önünde, aynı menzile doğru yol alıyoruz. Sevda ikliminin o serin nefesini içimize çekiyoruz.
Ve şimdi, biz de o büyülü yakamozların içinde, ışıkla yıkanarak kayboluyoruz…