Biz Türkler tarih sahnesine ayak bastığımızdan 1920 yılına kadar sürekli olarak hanedanlara mensup Kaan sultan han padişah veya bey gibi unvanları taşıyan şahısların yönetimin de yaşamış bir milletizdir. Bütün bu unvanlara sahip şahsiyetler kurduğumuz devletleri mensup oldukları hanedana ait birey olmalarından gelen haklarla başında bulundukları devletleri ve bu devletlerin tabası olan insan kitlelerini yönetme hakkını kendilerinde görmüşler ve bu kitleleri sorumsuzca yönetmişlerdir. Türk tarihinin pek çok devletleri genellikle kendilerini 3 büyük hanedana mensup gören yahut kendi hanedanlarını bu 3 büyük hanedana dayandıran şahıslar tarafından yönetilmişlerdir.
Türk tarihinin 3 büyük hanedanından ilki büyük hun devletinin kurucusu sayılan yahut da bu devleti en geniş sınırlarına kavuşturan Mete Han’ın mensup olduğu hanedandır. Bu hanedana aynı zamanda Oğuzhan veya Oğuz Kaan hanedanı denmesi mümkündür. Çünkü Mete ile efsanevi Oğuz Kaan’ı aynı gören tarihsel görüş sahipleri 2. sinin aynı şahıs olduğunu dile getirebilmektedirler. Osmanlılar dahi oğuz Türklerinin kurduğu veya için de yer aldığı pek çok devleti yöneten Kaanların hanedanlarını köken itibari ile bu hanedana dayandırmaya çalıştıkları, dayandırdıkları görülmektedir.
Türklerin başında yöneticilik yapanların kökenini dayandırdığı 2. büyük hanedan Cengiz Hanedanı’dır. Cengiz veya Timuçin denilen büyük Türk Moğol devletinin kurucusu olan şahsiyetin kurduğu bu hanedan daha ziyade Moğol ve Türk karışımı diyebileceğimiz bir hanedandır. Bu hanedana mensup yöneticilerin başında bulunduğu devletler içinde de oğuz Türkleri yer alsa bile bu devletlerin esas dayanağı olan Türk kitleleri Kuman, Kıpçak, Tatar Türkleri ve Moğol kabileleridir. Türklerin yönetimin de bulundukları devlet sahibi büyük hanedanlardan birisi de Timur hanedanıdır. Bu hanedanın kurucusu da Timur veya Timurlenk denilen hükümdardır. Bu devlette de Oğuzlar dahil pek çok Türk kitlesi yer alsa bile Timur hanedanının söz sahibi olduğu yönetici olduğu devletlerin esas dayandığı kitle tatar Türkleri ve kısmen Moğol kökenlilerdir.
İşte Tarih sahnesin de bazı istisnalar olsa bile yer alan bütün Türk devletlerinde bile mutlaka bu 3 hanedana mensup veya mensup olduğunu iddia eden yöneticiler işbaşında olmuştur. Çok ender olarak Gazneliler de Memlüklüler de olduğu gibi bazı devletlerde ve beyliklerde bu 3 hanedan dışında olduğunu söyleyebileceğimiz hanedanlar veya şahıslar yöneticilik yapabilmişlerdir. Bütün bu hanedanın devletleri Memlüklüler dışında hanedan sahibi olup devlete yönetici olabilmek için yöneticililerin devleti yöneten hanedana mensupluğu şart tutulmuştur.
Bütün bu devletlerde iş başına geçmek için kullanılan kural ve usul ölen yöneticiden sonra hanedana mensup bütün erkek bireylerin katılabileceği iç mücadeleler yaşanmış saltanat kavgaları yapılmıştır. Hanedana mensup prenslerin her birinin devletin topraklarına sahip olma hakkı olduğundan tahta geçebilmek için tahta geçecek prensin hâkimiyetini diğer prenslere kabul ettirmesi esas tutulmuştur. Bütün bu devletler aşağı yukarı saltanat kavgalarıyla hâkimiyetini diğerlerine kabul ettiren şahsiyetlerin yönetici olması şekli ile devam etmiştir. İş başındaki hakan devleti yönetirken çoğunlukla diğer prenslerde devletin bir parçasında yönetici olduklarından Bütün Türk devletleri feodal federal monarşik devletler olmuşlardır. Bütün bu devletler İslam Türk devletlerine kadar kendilerini gök tanrının görevlendirdiğine inanılan yöneticiler tarafından yönetilmiştir. İslamiyet’in kabulünden sonra ise kendilerini İslam halifesine kabul ettiren onun onayını alan yöneticiler tarafından yönetildiğinden dinsel teokratik diyebileceğimiz bir yapıya sahiptirler. Bu özelikler Osmanlılar dışındaki devletlerde de devam etmiştir.
Yavuz devrin de Osmanlı padişahları İslam halifesi sayılmaya başlandığında teokratik monarşi bir devlet olmuştur. Ancak Osmanlı devletinde tam bir federallikten bahsetmek zordur. Çünkü Osmanlı devletinde federallik olmayıp ana devlet olan Osmanlı devletine bağlı içişlerinde serbest dış işlerinde sultana bağlı Erdel Prensliği, Eflak ve Boydan Voyvodalıkları, Kırım Hanlığı, Bitlis Hanlığı, Hicaz ve Yemen imamlıkları gibi devletler olduğu gibi Osmanlıların himayesini kabul eden Lehistan ve Fas devletleri gibi hatta Afrika da Borno ve Ganem zenci krallıkları gibi devletler de Osmanlı toprağı sayıla bilmişlerdir. Osmanlı devletinin Yavuz’la başlayan monarşi ve teokratik yapısı 1876 ve ne nihayet 1908 tarihli 1.ve 2. Meşrutiyet dönemlerine kadar sürmüştür. Bu dönemde Osmanlı devleti demokratik açıdan herhangi bir yönetim denemesi dahi yaşamamıştır. Hilafet ve saltanat için beylik için yapılan biat törenleri seçim mahiyetinde olmayıp sultan veya halifelerin saltanat nizamı uyarınca otomatikman iş başına geçmesini görünüş itibarıyla onaylamayı göstermekten başka bir şey ortaya koyamamıştır. Ancak kısa bir müddet için 1. Meşrutiyet dönemi dediğimiz dönemde 2. Abdülhamid’in hilafet ve saltanat makamına getirilmesini jön Türklerin yaptığı ihtilal nedeniyle yapabildikleri atamaya dayalı görevlendirme sayabiliriz. Bu atamada bile seçme söz konusu olmayıp 2. Abdülhamid’in ihtilalcilerle yaptığı pazarlık ve uyuşma iş başına getirilmesinin temelini oluşturmuştur. Bu iki meşrutiyet dönemi arasındaki 33 senelik teokratik ve monarşi 2. Abdülhamit dönemi dışında Osmanlı devleti yıkılana kadarki sürede Osmanlı devletinin yönetim şekli teokratik meşruti sultanlık olmuştur. Biz Anadolu Türkleri ilk çağlardan başlayan monarşi idareden ancak cumhuriyetin ilanı ile kurtula bilmişizdir.
Çünkü Mondros ve Sevr gibi anlaşmalarla sona eren Osmanlı devletinin yerine bu günkü devletimizi kuran Mustafa Kemal’in başın da bulunduğu Türk milleti Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla halkın kendi kendini yönetmek demek olan parlamenter demokratik yönetim şekline sahip olmuştur bu yüzdendir ki 29 Ekim 1923 tarihi Türk milletini asırlardır kendini yönetme hakkını elinde tutan Kaanlardan sultanlardan halifeden geri alıp kendi kendini yönetmeye bağladığı tarih olmuştur. Gerçi Cumhuriyetin ilanına rağmen halifelik sistemi 3 Mart 1924’e kadar devam etmiştir ancak bu halifelik sistemi meclisin tayin ettiği 1 halifeye sahip olduğundan yönetsel açıdan hiçbir hakkı olmayan hilafet olması nedeni ile 29 Ekim 1923 de ilan edilen cumhuriyet yönetimi biçimini bozacak bir hilafet sistemi değildir.
Çünkü cumhuriyetin ilanından sonra 3 Mart 1924’e kadar hilafet makamında oturan Abdülmecid efendinin halifeliği bugünkü diyanet işleri başkanlığı özeliğinde ve durumunda olan bir oluşum ve yapı göstermiştir zaten hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 ten sonraki tarihlerde kurulan diyanet işleri başkanlığının oluşturulması da bu durumu tasdik eden bir durum göstermiştir. Bütün bunlardan sonra diyebilirim ki 29 Ekim günün Türk tarihi açısından bir milat olma özeliği bugünde ilan edilen Cumhuriyet rejiminin Türk dünyasına özellikle Anadolu Türk Dünyasına Anadolu Türklüğüne milletin kendi kendini yönetme hakkını kazandıran bir tarih olmasından almaktadır. Çünkü 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet rejimi ile Anadolu’da yaşayan Türk milleti özgür iradesi ile seçtiği milletvekilleri vasıtasıyla oluşturduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi denilen meclis sayesinde kendi kendini yönetmeye başlamıştır. Devam edecek…