Toplumumuzda Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak hatta daha öncesinden gelen bir şehitlik kavramı bir şehitlik anlayışı mevcuttur. Ne var ki yaşadığımız son dönemde son yıllarda bu şehitlik kavramının değiştiğini, değiştirildiğini söyleyebiliriz düşüncesindeyim. Bu nedenledir ki toplumumuzun şehitlik kavramını irdelememiz, toplumumuza şehitler ve şehitlikler hakkında bilgi vermemiz gerektiği inancındayım.
Öyle ki halkımız artık kime şehit denileceğini, kime şehit denilmeyeceğini ayırt etmede zorlanacak bir durum yaşamaktadır düşüncesindeyim. Şehit kavramı o kadar genişletilmiştir ki, şehit tabiri o kadar kapsam genişlemesine uğramıştır ki kaza sonucu ölenlerden başlayarak görev sırasında ölenleri de kapsayacak şekilde uğradığı kapsam genişlemesi eski dönemlerin şehit kavramını adeta silme durumuna gelmiş görünmektedir.
Eski dönemlerde vatan müdafaası yolunda savaşlarda düşmanla mücadele ederken ölen bireylere şehit denirken, bugün artan terör olayları nedeniyle canlı bombalar kullanılarak yapılan toplumsal suikastlar, tam tabiriyle katliamlar neticesi hayatını kaybedenler toplumsal olaylara müdahale ederken yahut adi suçlularla yapılan mücadelelerde hayatını kaybeden güvenlik güçlerinin verdiği kayıplarda şehitler listesine eklendiğinden şehit kavramı oldukça kapsam genişlemesi aksettirmeye başlamıştır.
Bu yüzdendir ki Türkiye Cumhuriyeti’nin murisi Osmanlı dönemindeki şehit kavramıyla, şehitlik kavramıyla bugünkü şehitlik kavramı farklılık göstermiştir. Osmanlı Döneminde kuruluştan yıkılışa kadar yaşanan savaşlar, yaşanılan fetihler ve toprak kayıpları ordumuza ve onları yöneten kadrolara büyük can kayıpları yaşatmış, şehit kadrolarını arttırmıştır.
Bunlar yetmezmiş gibi gerek merkezde yani İstanbul’da gerekse taşradaki eyaletlerde yaşanan isyan olayları da Osmanlı ülkesinin adeta bir şehitler diyarı, bir şehitler memleketi olmasını getirmiştir düşüncesindeyim. Hele Anadolu’muz yaşadığı Celali isyanları nedeniyle ve üzerinde yaşanılan vatan müdafaası gereği gerçekleştirilen savaş ve çarpışmalarla tam bir şehitlik, tam bir şehitler toprağı olmuştur.
Buna ilaveten Anadolu Selçukluları ve Anadolu Türk beylikleri zamanında yaşanan gerek haçlı seferlerinin yapılışı sırasında gerekse Moğol istilası, Timur istilası gibi tarihi devirlerde Türk ırkının verdiği şehitleri de hesaba katarsak Anadolu’nun her karış toprağı şehit mezarı taşırken Anadolu toprağı adeta bir şehitler mezarlığı olmuştur dersek kanaatimce yanlış söylemiş olmayız. Bir başka deyişle ilk çağlarda bin bir Tanrı ili denilen Anadolu bin bir şehit ili denilecek hale gelmiştir düşüncesindeyim.
Zaten Anadolu’nun bu durumunu Mehmet Akif’in “şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda” mısrasından da anlamak mümkündür. Osmanlı döneminin asker ve tebaa açısından bir şehitler memleketi olduğu dönemde yani Osmanlı döneminde Osmanlı hanedanının gazilik ve şehitlik rütbelerine ermiş bireylerine baktığımızda şu gerçeklerle karşı karşıya kalırız:
Osmanlı devletinin kuruluş dönemi yöneticilerinin yani hanedan açısından yönetici durumundaki beylerin, padişahların kuruluş devrine ait olanlarının hemen hepsi tartışmasız gazi padişahlardır, beylerdir.
Çünkü gazilik unvanının savaşa bizzat girip, savaşı yaşayarak savaştan sağ çıkan bireylere verilen unvan olduğu düşünülürse Fatih’e kadar olan Osmanlı padişahlarının hatta Kanuni’ye kadar olan Osmanlı padişahlarının bir istisna ile tamamı savaşlara katılmış, savaşı bizzat yaşamışlardır. Bunun bir istisnası 2. Beyazıt’ı söyleyebilmek mümkündür.
Hemen şunu da ekleyelim ki bu padişah padişahlığı sırasında ordusunun başında fetihlerde bulunmamış, fetih savaşlarına katılmamışsa da şehzadeliği sırasında yaşanan savaşlarda yer almış, görev yapmış, yine oğlu Yavuz Selim’in kendisine isyan ettiğinde ordusunun başında bizzat savaşa katılmış, kaybettiği demekten ziyade kazandığı halde Osmanlı ordusu kendisini istemediğinden yendiği oğluna tahtını bırakmak zorunda kalmış bir padişahtır. Bu nedenle bu padişah da padişah olarak olmasa da gazi bir padişahtır. Devam edecek…