Medyada yer alan bilgilerde gösterir ki 10 Ocak tarihi basın çalışanları açısından önemli bir gündür. Çünkü bu tarih fiili olarak gazetecilik yapan gazeteciler açısından kutlanılan ve bu mesleğin önemi, hangi şartlar altında yapılması gerektiği önemle vurgulanan önemli bir gündür. Tarih boyunca gazetecilik Avrupa’da, Amerika’da biz Türklerden önce başlamıştır.
Yazıyı ilk bulan ve kullanan millet olan Sümerlerin Türk olduğu hatırlanırsa hatta yapılan arkeolojik araştırmalarda Asya Türklüğünü temsil eden İskitler ve bazı tarihçilere göre varlığı öne sürülen ön Türkler döneminden de yazılı vesika örnekleri elde edilebilen durumlar hakikaten yazının mucidi olan milletin biz Türkler olduğunu ortaya koymaktadır.
Gerçi bugün pek çok millet yazıyı kendine mal etse de hatta aslında Türk ırkının bir alt kültür gurubu olması daha mantıki görünen ayrılıkçı Kürt guruplarına mensup bazı eli kalem tutanlar yazıyı Kürtlerin bulduğunu iddia etseler de Sümerlerin Türklüğü temsil ettiği gerçeği karşısında onların icadı olan çivi yazısının ortaya koyduğu gerçek yazının mucitliğini biz Türklerden başka birine mal edebilmesi mümkün değildir.
Ne tuhaftır ki yazıyı bulup kullanan Türk milletinin Asya sahalarında yaşayan atlı step kültürüne mensup olan kısmını yazıdan uzak tutmuştur. Onlarda bile Çin ve Uygur alfabesi vasıtasıyla yazılı belgeler görülebilmiş, pek çok yazılı dikili taş şeklinde kitabeler ortaya konabilmiştir ki bunların en tanınmışları Orhun kitabeleridir. Bütün bu bilgilerden sonra şunu söylemek gerekir ki kitap yazmak ve haliyle dergi ve gazete çıkarmaktan uzak bir millet durumuna düşmek Avrupalılardan bu konularda geride kalmak anlamsız hatta komiktir.
Bu duruma düşmemizde Avrupa’nın Rönesans reform olaylarını ve coğrafi keşifleri yaşayarak bilimsel ve medeniyet açısından bizden öne geçmesinin biz Türklerin bunun aksine daha önceden bilip kullandığımız ilkel matbaa türündeki faaliyetleri bile unutarak kullanmaz hale gelmemizin de bu durumu yaratığını düşünmemek mümkün değildir. Bir başka deyişle matbaanın devreye girmesinin Avrupalıları bu konularda ilerletmesine şaşmamak gerekir.
Unutmayalım ki gazetecilik için önemli bir unsur olan matbaa bu sahalarda bizden çok önce kullanıma girmiştir. Söz konusu sahalarda basın-yayın ürünü olan kitaplar ve gazeteler matbaa ile basılırken biz Türklerde yazılı eserler kitap haline getirilebilmek için elle yazılarak çoğaltılmakta dolayısıyla topluma hitap konusunda daha dar kapsamlı kalmaktaydı. Ancak matbaanın lale devrinde bize geçmesi sebebiyle daha doğrusu bu devir itibariyle bizde yer alması nedeniyle ancak Türk hayatına girmiş yazılı eserlerimiz matbaa vasıtasıyla çoğaltılabilmiştir.
Aynı şekilde Türk toplumunda gazetecilik tam manasıyla tercüman-ı ahval vasıtasıyla yerleşmiş ve gazetecilik Osmanlı toplumunda çalışma sahası olabilmiştir. Gerçi azınlıkların Rumların Ermenilerin hatta Yahudilerin ve benzeri azınlıkların gazetecilik açısından biz Türklere göre öncülüğü olmuş bu sahada bizden başarılı olabilmişlerdir. Bu durumda onların Avrupa ile temaslarının ve iletişimlerinin daha fazla olması kadar teknik açıdan Avrupa’dan yardım görmelerinin de payı büyük olmuştur.
Bizde kitap ve gazete basımında geri kalmada saltanat ve hanedanın baskıcı unsuru yanında dini kurumların dini baskılarının da payı büyük olmuştur. İş başındaki sultanlar özellikle 2. Abdülhamit ülkemizde çıkan kitaplar özellikle gazeteler üzerinde sansür uygulamış ve uygulatmış kendisine ters düşen fikir sahibi yazarçizer takımını, gazeteci takımını hapse atmış, sürgüne yollamış, gazetelerini kapatmıştır. Bu yüzden ülkemizde bu meslek ile uğraşan kişilerin bir kısmı yurtdışına kaçmak zorunda kalmış. Yurtdışında çıkardıkları gazetelerle ülke halkını aydınlatmaya çalışmışlardır. Bizde gazeteciliğin az gerçekleşmesinin bir başka sebebi de Arap alfabesi ile okuma-yazma gerçekleştirmenin zorluğu nedeniyle gazete okur sayısının düşük olması da düşünülebilir.
Bütün bunlara rağmen ağır aksak gerçekleşen az sayıdaki gazetelerle faaliyet yürüten Türk gazeteciliği İstanbul’un Mondros Mütarekesi ile işgal edilmesinden sonra bir dış sansüre maruz kalmıştır. Başkent İstanbul’da işgalcilerin kontrolünde çıkan gazeteler kurtuluş savaşının çoğunlukla aleyhine faaliyet gösterirken Anadolu sahasındaki yerel gazetelerin Mustafa Kemal ve arkadaşları lehinde çağrılar ve bilgilendirmeler yaparak Anadolu halkını kurtuluş harbine Kuva-yi Milliye saflarına katılmaya büyük çapta etkili olmuşlardır.
Türk gazeteciliğinin gelişmesi cumhuriyet devrinde olmuş ama yine de bazı dönemlerde gazeteler üzerinde sansür benzeri uygulamalar gerçekleşirken basın organları yani gazetelerde ilerleyen zaman içerisinde iktidar ve muhalefet partilerine göre yahut ara ara yaşadığımız darbeler ve askeri yönetimler dönemlerine göre gazeteler sansüre uğrarken gazetecilikle uğraşan şahıslarda ceza alıp hapse düşebilmişlerdir.
Bütün bunlara rağmen gelişen Türk demokrasisi laik sistem medeni hukuk sistemi gazeteciliği 1950’lerden sonra teknik açıdan ve gazetecilikle uğraşan bireyleri tahsil açısından, beceri açısından daha geniş imkanlara kavuşturmuştur. Bütün bunlardan sonra gazeteciler ve basın mensupları demokrasi hayatımıza yasama, yürütme, yargı organları yanında dördüncü kuvvet durumuna getirmiştir. Basının dördüncü kuvvet haline gelmesi gazetecilik erbabını, basın organlarını yeni sansürlerle baş başa bırakmıştır.
Çünkü ülke yönetimini ele geçirenler basının gazetecilerin eleştirilerine maruz kalmamak için gazete ve gazeteciler üzerine baskı kurmaya yönelmişlerdir. Bunu iki yolla gerçekleştirmeye yöneldiklerini görmekteyiz. Ülke yönetenler çıkardıkları kanunlarla gazete çalışanlarını ve gazeteleri bir yandan denetime tabi tutmaya çalışırken bir yandan da yanlarına çektikleri menfaat işbirliğine yöneldikleri gazete patronları vasıtasıyla gazetede çalışan yazarçizer takımını da onlara denetim altına aldırmaya çalıştıkları dönemlerde faaliyetlerde görülmüştür.
Bütün bu nedenler dolayısıyla gerek dünyamızda gerek ülkemizde çalışan gazetecilerin yazılarını tam bir özgürlük içinde yazıp görevlerini tam bir özgürlük içinde gerçekleştirdiklerini düşünmemizin bana göre imkansız olduğunu düşünmekteyim. Benim düşünceme göre gazetelerin ve çalışan gazetecilerin dünya demokrasisinde ve demokrasimizde dördüncü güç olarak görev yapmalarının bir yandan ülke yönetenlerinin bir yandan onların muhaliflerinin gazeteleri ve gazetecileri kendi yanlarına çekmek kullanmak için her türlü faaliyeti göstermeleri nedeniyle güç görünmektedir.
Bütün bunlara rağmen kalemlerini özgürce kullanabilen kullanmaya gayret eden çalışan gazetecilerimize ihtiyacımız olduğunu hatırlatmak isterim. Gerek ülke yönetenlerin gerek onların muhaliflerinin özgür basının denetim ve yol göstericiliğine ihtiyacı olduğu düşüncesindeyim. Umarım çalışan gazetecilerimiz görevlerini tam manasıyla gerçekleştirip ülke yöneticilerimize ve onların yedeği olan muhaliflerine görevlerini yaparak yardımcı olmayı başarabilirler. Çalışan gazetecilerimizin kendilerine has belirlenmiş günleri kutlu olsun.