Aynı şekilde İslam devletlerinin büyük çoğunluğunun Asya ve Afrika’da oluştuğunu bu sebeple de İslam devletlerinin bulunduğu bu sahanın doğuda olması sebebiyle bu sahaya da doğu İslam dünyası adının verildiğini görmemiz bunun sonucudur. Bu karşılıklı adlandırmayı Hristiyan dünyası dediğimiz batı dünyasına garp dünyası doğu İslam dünyası dediğimiz kesime şark dünyası denildiğini de söylememiz yanlış olmayacaktır. Buna binaen dünya tarihinde görülen şark ve garp arasındaki savaşların, çatışmaların büyük çoğunluğunun sebebi bu iki dünyanın farklı dinlere mensup olması ve özellikle batı dünyasının şark dünyasını kendi dinsel hâkimiyetine almak istemesi oluşturmuştur dersek umarım yanlış söylemiş olmayız.
Ne tuhaftır ki aslında Hristiyanlıkta İslamiyet’te Orta Doğu kökenli kaynağını Orta Doğu’dan, Arap yarımadasından, Filistin ve Hicazdan alan dinlerdir. Böyle olmasına karşılık bu iki dine inanan farklı kitleler birbirinin amansız düşmanı olmuş bu amaçla gerçekleştirilen savaşlarla her iki kesimden de pek çok can ve mal kaybı bu nedenle yaşanmıştır. Avrupa Hristiyan dünyası ilk dönemlerde daha geri bir medeniyet yaşamasına karşılık daha sonraki dönemlerde Rönesans, reform, coğrafi keşifler gibi değişiklikler ve atılımlar gerçekleştirerek medeniyet açısından ilerlemeler kaydetmiş doğu İslam dünyasına karşılık daha avantajlı duruma geçmişlerdir. Bunda İslam dünyasındaki aydın ve yönetici sınıfın İslami kaideleri yanlış yorumlayıp medeni sahada gelişme sahasında toplumlarını yeni gelişmelere kapayarak gerilemesine sebep olmasının payı büyüktür.
Oysa Batı dünyası sözünü ettiğim gelişmelerle kalmayıp sanayi inkılâbı dediğimiz sanayileşmeyi ve sömürgeleşme dediğimiz sömürge imparatorlukları kurmayı da başarmayı da gerçekleştirince Batı Hristiyan dünyası, İslam dünyasına karşı oldukça avantajlı bir duruma geçmiştir. Bu arada Avrupa’da ortaya çıkan milliyetçilik akımları insan hakları ve demokrasi hareketleri uygulamaları Avrupa’ya siyasi sahada yeni bir şekillendirme yeni bir çeki düzen verme ortaya koyarken bugünkü Avrupa’nın oluşumunu aşağı yukarı gerçekleştirmiş olduğunu görmekteyiz. Avrupa’da bunlar olup biterken İslam dünyası hala orta çağ yeniçağ başlarındaki durum ve yaşantısını sürdürmeyi devam ettirmiş, Hristiyan dünyasının elde ettiği pek çok teknik alet ve malzemeyi kullanma imkânından mahrum kalmıştır.
Nitekim kendi askeri kuvvetlerinde ordularında gerek deniz, gerek kara ordularında ateşli silahları bolca kullanma imkânı elde eden bu sayede ateş üstünlüğünü ele geçiren Batı Hristiyan dünyasının girişilen savaşlarda İslam dünyasına karşı daha fazla galibiyetler elde etmeye başladığını ve buna dayalı olarak Avrupa içlerine kadar sokulmuş pek çok Hristiyan ülke ve milleti yönetimine almış İslam dininin İslam devletleri yavaş yavaş gerileyerek Asya ve Afrika’ya doğru çekilmeye başladığını görmek mümkün olmuştur.
Nitekim İslam dünyasının son büyük temsilcisi olan Osmanlı imparatorluğunun yaşamında bu tür çarpışmaları ve sözünü ettiğim yukarıdaki gelişmelerin Hristiyan dünyasına sağladığı getirilerin sonucu olan kazanımları çok iyi aksettirdiğini görebilmemiz mümkündür.
Çünkü Osmanlı devleti orta çağ içinde kurulmuş ve yeniçağ boyunca yaşamış bir İslam devletidir. Bu nedenle Hristiyan İslam savaşlarının bir başka tabirle Haç-Hilal savaşlarının bu süre içerisinde sürekli bir tarafını oluşturmuş bir devlettir. Osmanlı devleti kuruluş tarihi olan kabaca 1299 olarak belirtilen tarihten itibaren Hristiyan-İslam çarpışmasının savaşlarını fiilen yaşamış bu savaşlar sayesinde büyümüş bu savaşlar nedeniyle gerileyip küçülmüş ve en nihayet yıkılmış bir İslam devletidir.
Osmanlı devleti kurulduğunda İslam dünyasının tek temsilcisi değildir. Ama ne var ki daha sonra o kadar büyümüştür ki diğer İslam devletlerini bünyesinde toplayarak adeta batı Hristiyan dünyası karşısındaki tek İslam devleti durumuna gelmiş bu nedenle de o yıkıldığında İslam dünyası, Hristiyan dünyası karşısında kitlesel olarak çökmek durumunda kalmıştır.
Osmanlı devletinin yaşamı boyunca ve ondan önceki İslam devletleri ve İslam Türk devletleri karşısında Hristiyan dünyası kendisine inanan devletler veya imparatorluklar sistemini ayakta tutabilmek için hep bu İslam Hristiyan düşmanlığı tezini savunmuş, mensubu bireylere ve kitlelere hep İslam düşmanlığını aşılamaya gayret etmiştir.
Hristiyan devletleri ve imparatorlukları kendilerini ayakta tutabilecek güç olarak İslam düşmanlığını kullandıkları gibi kendi aralarındaki düşmanlıkları ortadan kaldırmak için de bu düşmanlıktan yararlanmaya yönelmişler, İslamlara ve İslam devletlerine karşı birliktelikler ve ortaklıklar oluşturmak gayretleri sayesinde aralarında barış ve huzuru dostlukları temin edebilmişlerdir. Bir başka deyişle Avrupa her dönemde birlik ve beraberliğini İslam düşmanlığına, İslamlara karşı girişilecek ortak icraat ve harekâtlara borçlu olmuştur.
Aslında Hristiyan ülkelerde Avrupa Hristiyan dünyası da kendi arasında Ortodoks-Katolik, Katolik-Protestan, Katolik-Kalvinist, Katolik-Anglikan, mezhepleri arasında birçok din savaşı yaşamıştır. Onlar arasında da savaşlar yüzyıllarca sürmüş, ancak onlar bu iç savaşlardan kendi bünyelerinde İslamiyet düşmanlığını yayarak, geliştirerek yaşadıkları iç savaşlardan kurtulmuşlardır. Öyle ki İslamiyet düşmanlığı nedeniyle birbirinin amansız düşmanı olan papalık ve patrikhane yeri geldiğinde İstanbul Fethi sırasında olduğu gibi birleşme denemelerini bile gerçekleştirmişlerdir. Devam edecek…