İslam tarihine daha doğrusu insanlık tarihine kronolojik akış içerisinde baktığımızda görürüz ki insan grupları iki nedenle kendi aralarında çatışmalar savaşlar gerçekleştirmişlerdir. Bunlardan birisi milliyetçilik diyebileceğimiz etnik köken çatışmalarının ve bu çatışmaların sebep olduğu savaşlar olduğunu rahatlıkla söylememiz mümkündür.
Bir başka deyişle yeryüzündeki insan grupları arasında çatışmaların ve savaşmaların ana sebeplerinden birisi onların farklı milletlere farklı etnik gruplara mensup olup bu grupların menfaatlerinin birbiriyle çatışması durumudur. İnsanları ve insan gruplarını birbiriyle çatıştırıp savaştıran bir diğer etken veya durum ise insanların farklı dinlere mensup olmaları farklı dinlere inanmaları ve bu dini grupların çıkarlarının çatışması durumu olmuştur. Orta çağ ve yeniçağ boyunca bu iki sebepte tarihte görülen savaşların sebebini oluşturmuş bu sebepler pek çok savaşları meydana getirmiştir.
Orta Çağ boyunca hatta yeniçağ boyunca görülen savaşların büyük çoğunluğunu insan gruplarının veya devletlerin farklı dinlere mensup olması yaratmıştır dersek umarım yanlış bir beyanda bulunmuş olmayız. Ve bu savaşların pek çoğu genellikle Hristiyanlık ve İslamiyet’in mensubu toplumlar, kitleler arasında gerçekleşmiştir.
Gerçi Hristiyanlık ve Musevilik bazen de İslamiyet ve Musevilik arasında da geçebilmiştir. Ancak Musevi dinine mensup kişiler dünya üzerinde sayı olarak az olduğundan ve Museviler için anavatan kabul edilen Filistin çevresinde Filistin sahasının ve çevresindeki bazı sahaların Musevilerin elinde olması amacıyla gerçekleştirilen çatışmalar ve savaşlar şeklinde gerçekleştiğinden Hristiyan İslam çatışmalarına nazaran daha dar kapsamlı gerçekleşmiştir. Ancak bu durum Musevilerin Hristiyanların zulmüne uğramasını engellememiştir.
Hristiyan toplumlar en az İslamiyet kadar Musevilere de düşman olduğundan genellikle İslamların kırıldığı sahalarda Hristiyanlar Musevileri de katliam ve soykırıma uğratmaktan geri durmamışlardır. Zaten roma imparatorluğu Filistin’i ele geçirdiğinde bir Musevi isyanını bahane ederek Musevileri Filistin’den sürmüş, dünya üzerine dağılmalarına sebep olmuştur. Hristiyanların bu tutumuna karşılık Musevilere karşı Hristiyanlar kadar zalim olmamışlar, hakim oldukları sahalarda onlara daha müsamahalı davranmışlardır. Hatta bazı zamanlar mesela Osmanlılar devrinde olduğu gibi Musevileri Hristiyan zulmünden kurtarıp kendi memleketlerine yerleştirebilmişlerdir. Musevilerin Hristiyan zulmüne uğradığı en önemli dönem Almanya’da Hitler döneminde gerçekleşmiştir.
Daha öncede belirttiğimiz gibi üçüncü semavi din olan Museviliğin bu savaşlarda toplum olarak yeri hemen hemen yok denecek kadar az olmuştur. Çünkü Musevilik daha dar kapsamlı bir topluma mal olmuş ve sadece bir ırka mal edilip başka toplumlara kapatılmış bir dindir. Bu din, yayılma çalışması ve çabası göstermeyen bir dindir.
Oysa Hristiyanlık ve İslamiyet kendisine inanan insan sayısını ve toplum sayısını artırmak peşinde hedefinde olan dinlerdir. Bu nedenle dünya üzerinde milliyetçilik sebepleri dışındaki tüm savaşların çatışmaların ana sebebi genellikle Hristiyan ve İslam çatışması olmuştur. Her iki tarafta genişlemek amacıyla bu çatışma ve savaşlara sebebiyet verse de savaş çıkarma da Hristiyanlığın daha fazla rol sahibi olduğunu söylememiz ve görmemiz kesinlikle mümkündür. Çünkü İslam dini saldırganlığı, savaşmayı destekleyen tetikleyen bir din değildir. O İslamiyet’in genişlemesini çağrı ve ikna yoluyla gerçekleştirmeye daha ağırlık veren bir dindir. Oysa Hristiyanlık kendisine taraftar kazanmak için saldırganlığı zor kullanmayı teşvik eden yönlendiren bir din görünümündedir.
Gerçi onun kurucusu İsa Peygamber de saldırganlığı ret etmiş bu yönde beyanlar vermiştir. Ama daha sonra onun yeryüzündeki temsilciliğini üstlenen Roma’daki Papalık ve İstanbul’daki Patrikhane gibi kurumlar nedense onun bu sözlerini unutup kendilerine inanan kitlesini artırmak için çatışmaları saldırı ve savaşmaları desteklemiş hatta yönlendirmekten kaçınmamışlardır. Nitekim Patrikhanenin etken olduğu Bizans İslam ülkeleri ile amansız din savaşları yaptığı gibi İslam Türk devletleri ile kanlı din savaşları gerçekleştirmekten de çekinmemiştir. Hristiyanlığın bir diğer temsilcisi durumundaki Roma’daki Papalık makamı ise Patrikhaneden daha baskın çıkmış orta çağ boyunca hatta yeniçağın uzunca bir devresinde bile görülebilmiş Haçlı seferleri denilen dinsel kökenli savaşları bu nedenle yaratmış ve yönlendirmiştir.
Hristiyan dünyasının bu gayretleri ve İslam dünyasının aktif saldırıyı tercih eden Hristiyan kitlelerinin karşısında gerçekleştirmek durumunda kaldığı müdafaa gayretleri dünya tarihinde görülen savaşların büyük bölümünün din savaşları görünümünü arz etmesini ortaya koymuştur. Bu durum dünya kamuoyunu oluşturan devletleri Hristiyan devletleri ve İslam devletleri şeklinde iki gruba ayırırken Hristiyan devletlerin büyük çoğunluğunun Avrupa’da batıda oluşması nedeniyle Hristiyan devletlerine batı Hristiyan dünyası adını getirdiğini de görmekteyiz. Devam edecek…